‘’Geceler daha uzun olmalı.’’ Notunu düşmüştü bir yazısına.
Aynı duygusuzluğa farklı duygularla uyanmıştı. Evden çıkmak için aceleci davrandığı bir gün daha yoktu aylardır. İki buçuk ay öncesinde böyle bir gün daha yaşadığını hatırlıyordu. O günün özelliği neydi? Durup düşünecek zamanı olmadığını farketti.
“Unutkan olduğumu unuttuğum anlar oluyor bazı zamanlar.” diyordu cümlenin devamını unutarak bulunduğu bir sohbet ortamında, kahvesini yudumluyordu.
İstisnasız tam zamanında geldiği doktoruna bu sefer yarım saat önceden gelmişti. Sekreter onu bekleme salonuna almış bir isteği olup olmadığı sorusuna bir kalem rica ederek cevap vermişti. Çantasından çıkardığı kitabı okumaya ve öğrendiği yerlerin altını çizmeye koyulmuşken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişti. Sekreter tekrar odaya gelmiş ve doktorun onu beklediğini bildiriyordu.
“Bedenini satmamış ama ruhunu kazanmıştı.” Şinasi’den Mektup sf. 132
Doktor “Dün gece sizin düşüncelerinizi değiştiren olayı merak ediyorum.” cümlesiyle giriş yaptı. Bir rüya mı yahut bir kitap?
“Gerçeklik.” cevabını verdi Akad. Ve devam etti. “Kırmızı bir mini elbisenin altına siyah topuklarını uygun görmüş ve siyah çantasını takmıştı. Sokakta yürürken diğer tüm insanlar siliniyor tüm renkler matlaşıyordu. Saçlarını düzleştirmişti. Çantasının askısındaki deri ceket akşam soğuğundan korunmak içindi. Duygusuzdu. Dudakları çok güzeldi.”
Doktor gerçeklik kavramının Akad tarafından rüya anlamında kullanıldığının ayrımındaydı.
“Duygusuz olduğunu neye dayanarak söylediniz Akad Bey?”
“Heyecanlarımızın hepsi ama hepsi farkında olmadığımız gerçeklerden ötürüdür. Attığı hiçbir adımda duygularının farkındalığını hissedemedim. Ve uzun zamandır heyecanlanmadığım kadar heyecanlı hissediyordum kendimi.”
“Dün gece uykunuzdan uyanmanızın sebebini kavrayabildiniz mi?”
“Saatin 5 olması yeterli bir sebepti.”
Yağmurun başladığını pencereyi döven damlacıklar anlatıyordu. Akaddan çok doktorun dikkatini çekti bu durum. Şemsiyesini yanına almamış olsa gerekti.
“Endişelenmeyin.” dedi Akad.
“Aşkın en doğal tanımıdır yağmur. Aşktan zarar gelmez.”
Doktor gülümsedi. Yağmurun başlamasıyla kuşların sesi kısılmıştı.
“Bilinçaltınıza yön verebiliyorsunuz Akad Bey. Hatırladığınız, hatırladıkça daha da unuttuğunuz olaylar var. Bunları bana anlatmıyorsunuz. Bu şekilde size yardımcı olmam imkansız. Unuttuklarınızı anlatın bırakın serbest kalsın her şey. Duvarları dövsün. Camları parçalayıp gökyüzüne ulaşsın. Lütfen.”
Doktoruna beşinci gelişiydi Akad’ın. Daha önce bu kadar alımlı olduğunun farkına varamamıştı. Doktoru kendisine bakıyor Akad ise ilk defa doktorunu izliyordu.
“İlkbaharın göbeğindeyiz yaz dilimizin ucunda.” diyordu bir yazısında.
Doktoru o gün siyah mini bir etek, ten rengi çorap siyah topuklu ayakkabı, beyaz bir gömlek ve siyah bir ceket giymişti. Gömleğinin üstten üç düğmesi açıktı. Güzel bir kadındı. Abartısız makyajının en güzel yanı kırmızı rujdu.
Bir kahve rica etti, sade. Sekreterin kahveyi getireceği süreye kadar odayı dolduran tek şey yağmurun sesi olacaktı. Çok sürmeden kahve geldi, bir yudum aldı. Cebinden çıkardığı sigarasından yaktı. Derin bir duman çekti. Bu dumandan sonra derin sözler söyleneceğini yağmur damlaları bile anlamış olacaktı ki ses çıkarmamak için pencereye çarpmamaya özen gösteriyorlardı sanki.
“O kış çok soğuk geçiyordu. Daha soğuk geçeceğini tahmin edemezdim. Bir kitap yazıyordum. Evimizde çalışma odası vardı. Katı kuralları olan biriyim, o odaya benden izinsiz kimse giremezdi. O hafta çok kar yağmıştı okullar dahi haftanın büyük bir bölümünde tatil edilmişti. Okulun tatil olduğu günlerden biriydi. Cuma günüydü. Bir iki saat dışarı çıkmıştım, akşam eve döndüğümde saat dokuz civarlarıydı. Çalışma odama birisinin girdiğini ve etrafı karıştırdığını fark ettim.
Kahvesinden bir yudum aldı, sigarasını yarıda söndürdü.
“Oğlum, Cinaz. Yanıma çağırdım. Bu konuda onu defalarca uyarmıştım, o gece oldukça sert davrandım. 9 yaşındaydı. Benim konuşmam bittikten sonra hiçbir şey söylemeden odasına gitti.”
“Özlemlerimiz sabrımızın en büyük göstergesidir.” diyordu son yazısında.
“Evdeki tüm ışıklar sönmüştü. Kitabın sonunu düşünürken uyuyakalmışım bende. Gece kapı ziliyle uyandım, saate baktım. Beşi gösteriyordu. Kapı zili ısrarla çalıyordu, yataktan kalkıp kapıyı açtım. Komşumuz telaşlıydı. “Cinaz.” dedi. “Gelmen lazım Akad ağbi.”
Koşarak merdivenleri indik. İki sokak ötede ambulansın ışıkları gözüme vuruyordu. Bir kalabalık toplanmıştı. Kalabalığı geçtim, o an belki de bir kitap daha yazılacak onca şey varken bitmişti. Oğlum Cinaz yerde yatıyordu. Koştum, oğluma sarıldım, bir daha uyanamayacaktı. Bir adam polise ağlayarak “Birden önüme çıktı frene bastım ama yollar buzluydu duramadım.” diyordu. Oğlumun kanı karı boyamıştı. Eşim ağlıyor, ben ağlıyorum, adam ağlıyordu. Cinaz uyanamazdı. O günden bir hafta sonra eşim beni terketti. Tüm suçun bende olduğunu söylüyordu.
Dün gece gerçekliğim sona erdi. Gördüğüm kişi eşimdi. Alımlı, çekici… Tanıştığımız ilk günkü gibiydi. Tek fark vardı.”
Bir sigara yaktı Akad, doktor ağlıyordu, bir sigara da doktor.
“Eşim duygusuz biri değildi. Dün gördüğüm duygusuzluk benim içimde. Duygusuz olan benim. Eşim değil. Her şeyimi kısa sürede kaybetmiştim. Duygularımı da.
Hepimiz biraz yalnızız.
Cinaz’ın en büyük hayali gerçekleşti o gece.
Kırmızıya boyandı kar. Cinaz’ın kanıyla.
Kırmızı kar imkansız değil.”
“Hatırlıyorum…”
Alperen KURUOĞLU
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder