2 Haziran 2014 Pazartesi

Akad.

‘’Geceler daha uzun olmalı.’’ Notunu düşmüştü bir yazısına.
Aynı duygusuzluğa farklı duygularla uyanmıştı. Evden çıkmak için aceleci davrandığı bir gün daha yoktu aylardır. İki buçuk ay öncesinde böyle bir gün daha yaşadığını hatırlıyordu. O günün özelliği neydi? Durup düşünecek zamanı olmadığını farketti.
“Unutkan olduğumu unuttuğum anlar oluyor bazı zamanlar.” diyordu cümlenin devamını unutarak bulunduğu bir sohbet ortamında, kahvesini yudumluyordu.
İstisnasız tam zamanında geldiği doktoruna bu sefer yarım saat önceden gelmişti.  Sekreter onu bekleme salonuna almış bir isteği olup olmadığı sorusuna bir kalem rica ederek cevap vermişti. Çantasından çıkardığı kitabı okumaya ve öğrendiği yerlerin altını çizmeye koyulmuşken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişti. Sekreter tekrar odaya gelmiş ve doktorun onu beklediğini bildiriyordu.
“Bedenini satmamış ama ruhunu kazanmıştı.”   Şinasi’den Mektup sf. 132

Doktor “Dün gece sizin düşüncelerinizi değiştiren olayı merak ediyorum.” cümlesiyle giriş yaptı. Bir rüya mı yahut bir kitap?
“Gerçeklik.” cevabını verdi Akad. Ve devam etti. “Kırmızı bir mini elbisenin altına siyah topuklarını uygun görmüş ve siyah çantasını takmıştı. Sokakta yürürken diğer tüm insanlar siliniyor tüm renkler matlaşıyordu. Saçlarını düzleştirmişti. Çantasının askısındaki deri ceket akşam soğuğundan korunmak içindi. Duygusuzdu. Dudakları çok güzeldi.”
Doktor gerçeklik kavramının Akad tarafından rüya anlamında kullanıldığının ayrımındaydı.
“Duygusuz olduğunu neye dayanarak söylediniz Akad Bey?”
“Heyecanlarımızın hepsi ama hepsi farkında olmadığımız gerçeklerden ötürüdür. Attığı hiçbir adımda duygularının farkındalığını hissedemedim. Ve uzun zamandır heyecanlanmadığım kadar heyecanlı hissediyordum kendimi.”
“Dün gece uykunuzdan uyanmanızın sebebini kavrayabildiniz mi?”
“Saatin 5 olması yeterli bir sebepti.”
Yağmurun başladığını pencereyi döven damlacıklar anlatıyordu. Akaddan çok doktorun dikkatini çekti bu durum. Şemsiyesini yanına almamış olsa gerekti.
“Endişelenmeyin.” dedi Akad.
“Aşkın en doğal tanımıdır yağmur. Aşktan zarar gelmez.”
Doktor gülümsedi. Yağmurun başlamasıyla kuşların sesi kısılmıştı.
“Bilinçaltınıza yön verebiliyorsunuz Akad Bey. Hatırladığınız, hatırladıkça daha da unuttuğunuz olaylar var. Bunları bana anlatmıyorsunuz. Bu şekilde size yardımcı olmam imkansız. Unuttuklarınızı anlatın bırakın serbest kalsın her şey. Duvarları dövsün. Camları parçalayıp gökyüzüne ulaşsın. Lütfen.”
Doktoruna beşinci gelişiydi Akad’ın. Daha önce bu kadar alımlı olduğunun farkına varamamıştı. Doktoru kendisine bakıyor Akad ise ilk defa doktorunu izliyordu.
“İlkbaharın göbeğindeyiz yaz dilimizin ucunda.” diyordu bir yazısında.
Doktoru o gün siyah mini bir etek, ten rengi çorap siyah topuklu ayakkabı, beyaz bir gömlek ve siyah bir ceket giymişti. Gömleğinin üstten üç düğmesi açıktı. Güzel bir kadındı. Abartısız makyajının en güzel yanı kırmızı rujdu.
Bir kahve rica etti, sade. Sekreterin kahveyi getireceği süreye kadar odayı dolduran tek şey yağmurun sesi olacaktı. Çok sürmeden kahve geldi, bir yudum aldı. Cebinden çıkardığı sigarasından yaktı. Derin bir duman çekti. Bu dumandan sonra derin sözler söyleneceğini yağmur damlaları bile anlamış olacaktı ki ses çıkarmamak için pencereye çarpmamaya özen gösteriyorlardı sanki.
“O kış çok soğuk geçiyordu. Daha soğuk geçeceğini tahmin edemezdim. Bir kitap yazıyordum. Evimizde çalışma odası vardı. Katı kuralları olan biriyim, o odaya benden izinsiz kimse giremezdi. O hafta çok kar yağmıştı okullar dahi haftanın büyük bir bölümünde tatil edilmişti. Okulun tatil olduğu günlerden biriydi. Cuma günüydü. Bir iki saat dışarı çıkmıştım, akşam eve döndüğümde saat dokuz civarlarıydı. Çalışma odama birisinin girdiğini ve etrafı karıştırdığını fark ettim.
Kahvesinden bir yudum aldı, sigarasını yarıda söndürdü.
“Oğlum, Cinaz. Yanıma çağırdım. Bu konuda onu defalarca uyarmıştım, o gece oldukça sert davrandım. 9 yaşındaydı. Benim konuşmam bittikten sonra hiçbir şey söylemeden odasına gitti.”
“Özlemlerimiz sabrımızın en büyük göstergesidir.” diyordu son yazısında.
“Evdeki tüm ışıklar sönmüştü. Kitabın sonunu düşünürken uyuyakalmışım bende. Gece kapı ziliyle uyandım, saate baktım. Beşi gösteriyordu. Kapı zili ısrarla çalıyordu, yataktan kalkıp kapıyı açtım. Komşumuz telaşlıydı. “Cinaz.” dedi. “Gelmen lazım Akad ağbi.”
Koşarak merdivenleri indik. İki sokak ötede ambulansın ışıkları gözüme vuruyordu. Bir kalabalık toplanmıştı. Kalabalığı geçtim, o an belki de bir kitap daha yazılacak onca şey varken bitmişti. Oğlum Cinaz yerde yatıyordu. Koştum, oğluma sarıldım, bir daha uyanamayacaktı. Bir adam polise ağlayarak “Birden önüme çıktı frene bastım ama yollar buzluydu duramadım.” diyordu. Oğlumun kanı karı boyamıştı. Eşim ağlıyor, ben ağlıyorum, adam ağlıyordu. Cinaz uyanamazdı. O günden bir hafta sonra eşim beni terketti. Tüm suçun bende olduğunu söylüyordu.
Dün gece gerçekliğim sona erdi. Gördüğüm kişi eşimdi. Alımlı, çekici… Tanıştığımız ilk günkü gibiydi. Tek fark vardı.”
Bir sigara yaktı Akad, doktor ağlıyordu, bir sigara da doktor.
“Eşim duygusuz biri değildi. Dün gördüğüm duygusuzluk benim içimde. Duygusuz olan benim. Eşim değil.  Her şeyimi kısa sürede kaybetmiştim. Duygularımı da.
Hepimiz biraz yalnızız.
Cinaz’ın en büyük hayali gerçekleşti o gece.
Kırmızıya boyandı kar. Cinaz’ın kanıyla.
Kırmızı kar imkansız değil.”
“Hatırlıyorum…”

                                                                       Alperen KURUOĞLU

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Rutubet.

Çok küçüktüm.
İki odası olan ve sobalı bir evde yaşıyorduk. Ev denemezdi,  kırık dökük duvarlar, rutubet.. o koku hala burnumda. Mutfak odalardan birinde, yani salondaydı. Annem ve babam orada, ben ve kardeşim diğer odada yatardık. Bazı geceler tahta kurularının seslerinden uyuyamazdım. Gece oldu mu farelerin tıkırtıları duyulurdu. Kız kardeşim korkar, bana sarılıp yatardı. Kışın çok üşürdük. Ev ısınmazdı. Soba salonda olduğu için yattığımız odanın kapısı hep açık bırakılırdı. Annem ve babam çöpten plastik, karton toplar ben de ayakkabı boyardım. Annem ve babam yaşadıkları şehirden kaçıp evlenmiş ve koca bir şehir onları     yutmuş.. Mahalleli bizi sevmez, yüzümüze bakmaz dalga geçerdi.

Bakkalın oğlu Ahmet.. benimle aynı yaştaydı, okula giderdi en çok ona özenirdim. Bir gün ben eve dönerken ' baban bizim çöpleri karıştırsın, akşam yemeğiniz çıkar' diye alay etti. Defalarca vurdum, yere düştü.  Sonra eve kaçtım. Bir iki saat sonra evimizin önüne gelip cama taş fırlattı, cam kırıldı. Kırılan camı değiştirmeye, yenisini taktırmaya paramız olmadığı için babam gazete kağıdıyla kapattı kırık yeri. Zaten soğuk olan hayat, geceleri artık buz kesiyordu.

O gece.. Rüzgarlıydı... soğuktu.. kız kardeşime sarılmış zorda olsa uyumasını sağlamıştım. Daha sonra da ben uyuyakalmışım.

Sabah uyandığımda kardeşim hala uyuyordu. Odanın kapısı her zamankinin aksine kapalıydı. Yataktan kalkıp kardeşimin üstünü örttüm. Kapıyı açtığımda odadaki dumanı farkettim. Anlayamadım. Annemi uyandırmaya çalıştım, uyanmadı.. babam.. uyanmadı. Bağırdım, sesimin çıktığı kadar.. uyanmadılar. Sesime gelen komşular kardeşim ve beni evden çıkardı. Ambulans, polis dakikalar içinde evin önündeydi. Polislerden bir tanesi bir şeyler sordu, olanları anlattım, normalde kapı hep açık olurdu dedim. Etrafta konuşanların söylediğine göre annem ve babam sobadan zehirlenmiş. Kardeşim ve beni hiç yakınımız olmadığı için çocuk esirgeme kurumuna götürdüler. Kardeşimle orada ayrıldık. Onu bir daha göremedim.

Orada geçirdiğim yıllarda bir cok şey yaşadım. Bir çok şey.  Ve dayanamayıp kaçtım. Annem ve babamı, yaşadığımız hayatı hiç unutmadım, her gece, her kış, her soğuk gün. Kaçtıktan sonra sokaklarda yaşadım, her an ölüyor ama sürekli yaşamaya devam ediyordum..
Bunun tek sorumlusu vardı. Tüm yaşadıklarımın. Ahmet.
Onun kırdığı camdan giren rüzgar o gece kapının kapanmasını sağlamıştı.
Annem öldü, babam öldü, kardeşimden ayrıldım.
Yüzlerce kez ölmeme rağmen o gece ölemedim. Ahmet camı kırmasa, ailemiz hiç dağılmazdı.
Bazen ölmek daha değerlidir, baska söyleyeceğim bir şey yok.
                           
-Yaz kızım, Ahmet A. cinayetinin zanlısı...

5 Mayıs 2014 Pazartesi

AKAD - 1

Sustu bir çocuk.
Suçlu, ağlak, yaşlı gözlerini ayak uçlarına dikti. Başını eğdi.
Yağmur yağıyordu.( her zaman yağar)

Odasına koştu babasının sözleri bittiğinde, kapıyı sertçe kapatıp arkadan kilitleyecek yaşa gelmediğinin farkındaydı. Kendini yatağa atıp, kaz tüyü yastığa gömdü kafasını. Uyurken zaman çabuk geçer, biliyordu.

Ve kapattı, her gece aynı düşüncelerle uykuya dalan adam gözlerini. Her sabah olduğu gibi bir sonraki sabahta aynı yokluğu aynı duygusuzluğu en ağır duygularla yaşayacağının ayrımındaydı.

Gece beş olduğunda alarm çalardı bilinçaltında, zihninin eskimiş duvarlarında yankılanırdı.

Beş önemli bir sayıdır. Buna inanırdı. "Her şey daha kötü olacak zamanla" yazmıştı bir dizeye. Her şey daha umutsuz.

Onun adı Akad. Benim yeni kahramanım.
Şinasi gibi. Ama apayrı.
Gerçekliği olmayan insanlarla değil, bilinçaltının silemediği insanlarla yaşamına devam ediyor.

"Gerçekleri unutmaya gücüm yetmiyor" diyordu bir yazısında.
Sabah olduğunda, rüyaya uyandığını ve gerçek hayatın uykuda devam ettiğini söylüyor.
"Rüyalarımda bir yazarım ve siz benim rüyalarımda yaşayan kölelersiniz" diyordu.

Akad. Benim kahramanım.

Saat beşte rüyasına uyanıyor.
Pencereden dışarı bakıyor.
Nefesi kesiliyor.
Telefona gidiyor eli, doktorunu arıyor, saat onun için öğlen.
Doktoru uykulu, alo diyor.

"O gece yağmur yağmıyordu"
"Anlamadım Akad Bey" karşılığını veriyor doktor.
"Kar yağıyordu. Kırmızı kar imkansız değil" diyor Akad. "Hatırlıyorum"

...

28 Şubat 2014 Cuma

El Kitabi / 2014

Tanrının el kitabından notlar
Sırlar
Açıklanmayan eskimiş yazılar.

Gökyüzünün gri battaniyesi ıslaktı
,yeni yıkanmıştı,
Damlalar düşüyordu yeryüzüne
Ve hiçbir insan hicbir zaman
Keyif alamadı.

Güneş uykuya dalmış, ay yeni uyanmıştı
,bir de yıldızlar,
Ölen bir yolcunun arkasından daha parlak.

Bir yıldız o gece yeryüzünde kendilestiriyordu insanları.
Cinaz o insanlardan biri.
Şinasi sessiz çalan teyipler gibi,
Selma okudukça anlam kazanan şiirlerden en güzeli.

Gece güçlüdür, gündüz yoksun. Ay korkak, güneş bu sokağın en delikanlısı. Cinaz, şizofren bir manyak, Abra Kadabra. Güneşin sag kolu. Bu sokakta namı olan sayılı insanlardan. Küçük yaşta dokunmuş güneşe, sonrası hep karanlık. Selma, Abra Kadabra dan habersiz, Selma sokağın duvar yazıları. Selma gecenin soğuğu. Ay'ın kızı. Abra Kadabra bu savaşta onu öldürmekle görevlendirilmiş bir şizofren, bir manyak. Sevmek öldürmektir. Güneş habersiz, Abra Kadabra bir aşık.  Cinaz, Ay'ın en güçlü kahramanı.
Müthiş bir tanrı.
Müthiş bir şizofren.
Tanrı aşık.
Cinaz, tanrının zaafı.
Cinaz şizofren bir delikanlı.
Güneş battı
Akşam, gece,,,
Tanrı uykuda, Selma pencereden dışarı bakıyor.
Karşı kaldırımda bir sarhoş sızmış.
Selma öfkeli
Cinaz sokağın köşesinde.
Gri bir battaniye ıslak,
Mükemmel bir yalancı.

14 Aralık 2013 Cumartesi

fotograf.

Düşüncelerimi,
Kendi düşüncelerimden
Sıyıramıyorum.

Günaydın.
Bugün de akşam oluyor.

Sessiz yağan karlar var
Yalanlar fısıldarken kulaktan kulağa,
Ağlayan kadınlar.

Şiirler herkesten yalnız.

Siyah beyaz fotoğraflar.
Uzak değildik.
En fazla biraz açık,
Belki koyu.

Ruyalarımda uyku satılıyor.
Bu gece kendim için,
Uyuyorum.

Tanrı mutlu;
Hava soğuk.

28 Ekim 2013 Pazartesi

İlk öykü.

Gece adım adım yürüyordu, usul usul yıldızlar.
Bir kadın sokak ortasında ölüyordu, bir bebek başka bir kadından doğuyor çığlık çığlığa.. Kadının öldüğü sokakta, bir adam fazla kaçırdığı içkisine sallanıyor, yürüyordu. Kadın sürünüyor, gece gündüze, sarhoş ölüme karışıyor ve uzaktan bir ambulans sesi polis arabasından, ölüm doğumdan sonra geliyordu. Güneş doğduğunda kadın yatıyordu, bebek yatıyordu, sarhoş yatıyordu. Kimi ölmüş, kimi sızmış, kimiyse hic habersiz..

Şinasi kendi halinde yasayan insanlardan biriydi. Bebeğini ve karısını ayni anda kaybetmiş ve o günden sonra yatağını, evini, sokaklari, dünyayı hiç ısıtamamıştı. Arada sirada icer , içtiğinde de kolay kolay toparlayamazdı. İçtiği gecelerden birinin sabahı olmalıydı, güneşin gücü ısıtmaya yetmiyordu. Bir kaç dakika daha uyumuş olsa donabilecegini düşündü. Gözlerini açtığında nasıl ve ne zaman geldiğini bilmediği bu sokakta buldu kendini. En son ne yaptigini ve şu an ne yapması gerektiğini hatirlamiyordu. Kafasını sağa sola çevirip gideceği yönü kestirmeye, ayni zamanda rutubetli duvardan destek alarak sızdığı yerden doğrulmaya calisiyordu. Ayağa kalktiginda kravatinin olmadigini farketti ve eliyle ceplerini yoklarken kravatin ceketin iç cebinde olduğunu ayrimsadi. Eski bir aliskanlikti takim elbise giymek Şinasi için. Sokaktan gecen insanlar takim elbiseli bir sarhoşu ilginç bulmuyor ve yollarına devam ediyorlardı. Şinasi saate bakmak istediğinde saatinin olmadigini fark etti, cuzdani da yoktu. İlk kez basina gelmiyordu boyle bir durum. Yürümeyi yeni öğrenen bebek korkakligiyla atti ilk adimlarini, başı agriyordu. Bir eczane bulup ilaç almak yerine kahve içmeyi bas agrisi için daha faydali görüyordu ama parasinin olmadigi agrili başının içinde dolaşıyordu.

"Ve Şinasi öykü yazarina emretti,
Ve yazar onun için.."

Adimlarini korkarak attigi için gözleri ayaklarini takip ediyordu. Kaldirim taslarinin arasına sıkışmış yirmi lirayi da bu sayede gördü ve 'teşekkürler' dedi boşluğa.

Gördüğü ilk taksiyi çevirip kahve parasini-son parasini- taksiciye vererek, taksicinin muhabbetine ortak olmadan eve vardı. Cuzdaninin ve saatinin olmadigi gibi anahtarininda olmadigini o sokakta ayrimsamisti.
'Kapiyi açmak için anahtara gerek yok' dedi ve omzuyla kapiya yüklendi. Eve girdiğinde soğuk bir hava karsiladi onu, süpermen hirkasini -ceketini- cikarip koltuğun üzerine firlatti. Evin her penceresini kendisini sinir etmek için yine kendisinin actigini biliyordu. Son pencereyi de kapattigi an telefon zirlamaya başladı. Kayitsiz adimlarin ardından ahizeyi kaldirdi.
'Süpermen burada yasamiyor'
'Şinasi, benim Selma.'
'Selma..' sesi kısıldı. Nefes almayi unuttu.
'Şinasi seni çok ozledim'
'Ama sen öldün Selma, ölmüstün.'
'Bu bir öykü , ilk öykü. Acemi işi. Kader değişebilir Şinasi.'
'Bebeğimiz, bebegimizde yasiyor mu?' düşünmek eyleminin adini dahi unutmuştu Şinasi ama odanin, evin, vucudunun , dünyanın isindigini ayrimsiyordu.
'Yasiyor, yasiyor Şinasi. Biz iyiyiz. Seni bekliyorum, rihtimdayim'

Şinasi cevap bile vermeden, ahizeyi düzgün bile kapatmadan koltuğun üzerinde katli duran süpermen hirkasini alip evden cikti.-hirkayi rastgele savurduğu halde katli buldugunun farkindaydi.- Evden cikip sokakla yüzleşti. Tüm insanlar gülümsüyordu. İlk gördüğü tekel bayiisine girdi, adam Şinasi'nin geleceğini biliyormus gibi sigarasini tezgahin uzerine hazirlamisti. Şinasi sigarayi yillar önce Selmanin isteğiyle birakmis ama dakikalar önce tekrar başlamaya karar vermişti. Sigarasini cuzdanindan cikardigi para ile ödedi.-cuzdaninin calindiginin farkindaydi- Yürüyerek, hizli adimlarla, koşarak rihtima doğru ilerliyor, dünya yikilsa beş dakika sürecek yol onun gözünde yillara meydan okuyordu. Rihtima az kala bir çember halinde toplanmis kalabaligi es geçip yoluna devam etti. Normal bir gün olsa, kayitsiz adim ve bakislarla kalabaligin arasına girer ve ne olup bittigini anlamaya calisirdi.

Adimlari tereddüde dusmus , korkuya bürünmüştü. Gözleri Selmayi ararken ambulans ve polis sirenlerini duymuyordu. Selma yoktu, bebeği yoktu.

Çember seklinde toplanmis kalabalık yavaş yavaş dagiliyor ve pek azı Şinasi'nin bulunduğu tarafa doğru yuruyordu. Pek az insandan ikisi birbiriyle konusuyor, biri ötekine anlatıyordu.
'Kimse anlamamis, kadin kucaginda bebekle yürürken birden yere yığılıp kalmis. Hem bebeği hem kendisi ölmüş.'

Şinasi'nin kan akisi durmus , gözleri sönmüş ve yere düşmüştü. Basi kalabaligin dagildigi yöne donuktu ve terini kurutmak istemeyen kalabalık bir çember oluşturdu etrafında.
Bir ambulans sesi, polis arabasinin hemen arkasından gidiyordu.
Ve...
... Bir bebek sesi ambulans sesini yirtiyordu.
Kalabalık vahliyor, Selma kalabaligi yirtarak Şinasi'ye koşuyordu.
Selma ölmemişti.
Bebeği yasiyordu.
Şinasi o gün, orada ölmedi.

1 Eylül 2013 Pazar

Yanlızlık çok yanlış.

İnsanları ayıran bölümler, insanları birbirinden ayırıyor.
Merhaba sayın okur
karşınızdayız.
Biz, bir kitabın ayrı sayfalarında kendine yer bulmuş birer kelimeden öte değiliz.
Bu bahsi geçen kitabı biz yazmadık, biz bulmadık, okumadık.
Hatta sen hangi sayfada kayboldun onu dahi bilmiyoruz.
Eğer buradaysan bizi buldun.

Kendi derinliklerinde kitapları yakan bir ütopyada yanan bir kitabın kahramanı olmayı kim ister?
Biz istemeyiz, sen de.
Kitapları yaksalar, alev topu kitaplardan bir kaçını okumaya çalışırız.

Başlıyoruz, tekrar hoş geldiniz.

Şimdi sonsuzluğa gitmek ister misiniz?
Kitabın arka yüzünü çevirin ve parmak izinizi bırakın.
İşte.
Artık sonsuzsunuz.
Ve altına da imza atın.

'Bir gün ben de öleceğim, tıpkı senin gibi ey okur'

Sonsuz demişken..
Sonsuzu tarif etmek zor mudur?
Ben bir şeyi istiyor ve ona ulaşamıyorsam, aramızdaki mesafe sonsuzdur.
Siz sayın okur, bizden sonsuza bir bilet kazandınız.
Şimdi..
Gelin.
Sizi sırtımızda taşıyacağız. Ne de olsa siz yoksunuz.
Yoksunuz..
Doğru anladınız.
Yıllardır aynada gördüğünüzü  kendiniz sanıyorken gerçekte yoksunuz.
Ayna yok
Siz yoksunuz efendim, şurada iki laf çeviriyoruz, kabul ediverin.
Size bir sır.
Aslında biz varız.
Sizden uzakta ama size çok yakın.
Hep içinizdeyiz, melek ve şeytan.
Sol tarafın ağır basıyorsa yanlış yoldasınız demektir.
Hangimiz doğru yoldayız ki?
Ya da hangimiz yola çıkabilecek kadar cesaretli?
Hangimiz hayallerine karada kulaç atacak kadar çılgın,
havada yürüyecek kadar deli?

Ben uçmuştum geçenlerde.
Nereye olduğuna takılmayın.
Mühim olan sadet değil mi?
Saadet de olabilir.
Bilmiyorum.
Sizce?
Uçuyor olmak mı, nereye uçtuğumuz mu?

Uçmak..
Yerin dibine, katman katman.
Kaç katman vardı sahi, alta yada üste doğru ne farkeder?
Bir kitapta okumuştum,
insanlar uçamaz diyordu.
Ne garip, gaipten gelen sesler kadar garip.

Kitaplara inanarak, yalan söylemeye inanıyoruz velhasıl.
Hep burnumuz içeri kıvrılıyor
Vav gibi kıvrılıyoruz.
Elif olup..
..Doğrulsak ya?

Söylediği yalan bile dik olmalı insanın, başı dik, aklı hür.
Dik kafalıyız biz, ne derler bilirsiniz,
puslu sokakların atarlı çocukları.

Konu açılmışken
Cenin mi daha rahattır halinden,
Sıcak yaz gününü morgda serinleyerek geçiren ölü bir beden mi?

Hep sorduğunuz soruları toparlayıp yazın,
kendinize.
Hep sorduğumuz soruların cevaplarını bildiğinizi ve cevaplardan kaçtığınızı farkedin.
Saçmalayın.
Kaçmak kovalamak anlamına gelmiyor artık.
Kaçmak, kamk anlamına geliyor.
Yalnız..
Yanlızlık çok yanlış.
Bilin.

Aklıma bir şey takıldı.
Beyin kıvrımlarımın arasına.
Benim aklım orada,
elimde kürdan olsa çıkarırdım.
Çıkaracak olsam söylemezdim, söyleseydim..
..yalan söylerdim.
İki kelimemden biri yalan,
ama insanlar bana inanıyor.
Kendimi kapotak gibi hissediyorum.
Tanrım Kaan Çaydamlı'ya sıhhatli ömürler versin.

Şu sıralar, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlarına tutunarak
ve
her hangi bir çölün(gerçekten hangisi olduğu fark etmez) sıcak kumlarında tatil yapmak için yarışan
kar tanelerinden yine her hangi birinin ahmaklığıyla eş değer yaşıyorum.
Ya siz?
Lanet olası siz?
Okumuyorsunuz bile.
Siz yaşamıyorsunuz sayın sevgili okur..

Sayın sevgili okur, yaşamıyor olmanız sadece ve sadece yaşamıyor olduğunuz anlamına gelir.
Başka anlamlarda kaybolmayın.
Bir adamda kaybolun, bir kadında.
Yok olun, yeniden var olun.
Siz zaten yoksunuz ki?
Saçmalıyorum.

Siz yoksunuz, yokluğunuz ile var oluyoruz.
Tütün kolonyası ile parlattığımız saçlarımız,
muhabbet kuşundan muhabbet olmamız,
hayatın tam ortasında şişko bir adamla aynı koltuğu paylaşmamız bizi var eder.
Biz varız.
Yarın kadar...
Biz varız ve size kötülük ediyoruz.
Fark eder mi?
Eder elbette.
Hiçlik, bir bilinç gerektirir.

Bayım, siz neden yoktunuz?
Ya da bayan, eminim ki karşılaşmamış olmamızdan ötürü öpüşmedik.

Her hikayenin kahramanı var.
Bu bir hikaye değil.
Ama bizim kahramanlarımız sizlersiniz.
Bir kahraman neler yapar?
İyi dinleyin, sıralanan maddeler bittiğinde, çocuklarınızı pistten derhal çekin.

1- Kahve için.
2- Kıçınıza tekme atın.
3- 2.maddeyi başaramayacağınızı unutmayın ama çevredekilere çaktırmayın.
4- İlk maddenin artıklarını toplayın.
5- Müzik dendiğinde Neşet  Babayı saygıyla anın.
6- 5.maddedeki engin insanı tanımıyorsanız, kendinizden utanın.
7- Şiir dendiğinde 'Göğe Bakın' 

Şimdi sayın okur, her alışkanlığını unut.
Alışkanlıklar unutulur.
Kelime oyunlarından haz etmediğim ise tamamen Sadri Alışık uydurması...

Sağlıcakla....

---

Bu yazıyı yazarken yanımda bulunan, bana ortak olan ve bu yazının %99 hisse ile sahibi olan değerli insan;
Elif Teksoy'a sonsuz teşekkürler..

Kısa bir anlatım ile;

Konuk yazar: Elif Teksoy

http://kaybedenlerkulububurasi.blogspot.com/