2 Haziran 2014 Pazartesi

Akad.

‘’Geceler daha uzun olmalı.’’ Notunu düşmüştü bir yazısına.
Aynı duygusuzluğa farklı duygularla uyanmıştı. Evden çıkmak için aceleci davrandığı bir gün daha yoktu aylardır. İki buçuk ay öncesinde böyle bir gün daha yaşadığını hatırlıyordu. O günün özelliği neydi? Durup düşünecek zamanı olmadığını farketti.
“Unutkan olduğumu unuttuğum anlar oluyor bazı zamanlar.” diyordu cümlenin devamını unutarak bulunduğu bir sohbet ortamında, kahvesini yudumluyordu.
İstisnasız tam zamanında geldiği doktoruna bu sefer yarım saat önceden gelmişti.  Sekreter onu bekleme salonuna almış bir isteği olup olmadığı sorusuna bir kalem rica ederek cevap vermişti. Çantasından çıkardığı kitabı okumaya ve öğrendiği yerlerin altını çizmeye koyulmuşken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişti. Sekreter tekrar odaya gelmiş ve doktorun onu beklediğini bildiriyordu.
“Bedenini satmamış ama ruhunu kazanmıştı.”   Şinasi’den Mektup sf. 132

Doktor “Dün gece sizin düşüncelerinizi değiştiren olayı merak ediyorum.” cümlesiyle giriş yaptı. Bir rüya mı yahut bir kitap?
“Gerçeklik.” cevabını verdi Akad. Ve devam etti. “Kırmızı bir mini elbisenin altına siyah topuklarını uygun görmüş ve siyah çantasını takmıştı. Sokakta yürürken diğer tüm insanlar siliniyor tüm renkler matlaşıyordu. Saçlarını düzleştirmişti. Çantasının askısındaki deri ceket akşam soğuğundan korunmak içindi. Duygusuzdu. Dudakları çok güzeldi.”
Doktor gerçeklik kavramının Akad tarafından rüya anlamında kullanıldığının ayrımındaydı.
“Duygusuz olduğunu neye dayanarak söylediniz Akad Bey?”
“Heyecanlarımızın hepsi ama hepsi farkında olmadığımız gerçeklerden ötürüdür. Attığı hiçbir adımda duygularının farkındalığını hissedemedim. Ve uzun zamandır heyecanlanmadığım kadar heyecanlı hissediyordum kendimi.”
“Dün gece uykunuzdan uyanmanızın sebebini kavrayabildiniz mi?”
“Saatin 5 olması yeterli bir sebepti.”
Yağmurun başladığını pencereyi döven damlacıklar anlatıyordu. Akaddan çok doktorun dikkatini çekti bu durum. Şemsiyesini yanına almamış olsa gerekti.
“Endişelenmeyin.” dedi Akad.
“Aşkın en doğal tanımıdır yağmur. Aşktan zarar gelmez.”
Doktor gülümsedi. Yağmurun başlamasıyla kuşların sesi kısılmıştı.
“Bilinçaltınıza yön verebiliyorsunuz Akad Bey. Hatırladığınız, hatırladıkça daha da unuttuğunuz olaylar var. Bunları bana anlatmıyorsunuz. Bu şekilde size yardımcı olmam imkansız. Unuttuklarınızı anlatın bırakın serbest kalsın her şey. Duvarları dövsün. Camları parçalayıp gökyüzüne ulaşsın. Lütfen.”
Doktoruna beşinci gelişiydi Akad’ın. Daha önce bu kadar alımlı olduğunun farkına varamamıştı. Doktoru kendisine bakıyor Akad ise ilk defa doktorunu izliyordu.
“İlkbaharın göbeğindeyiz yaz dilimizin ucunda.” diyordu bir yazısında.
Doktoru o gün siyah mini bir etek, ten rengi çorap siyah topuklu ayakkabı, beyaz bir gömlek ve siyah bir ceket giymişti. Gömleğinin üstten üç düğmesi açıktı. Güzel bir kadındı. Abartısız makyajının en güzel yanı kırmızı rujdu.
Bir kahve rica etti, sade. Sekreterin kahveyi getireceği süreye kadar odayı dolduran tek şey yağmurun sesi olacaktı. Çok sürmeden kahve geldi, bir yudum aldı. Cebinden çıkardığı sigarasından yaktı. Derin bir duman çekti. Bu dumandan sonra derin sözler söyleneceğini yağmur damlaları bile anlamış olacaktı ki ses çıkarmamak için pencereye çarpmamaya özen gösteriyorlardı sanki.
“O kış çok soğuk geçiyordu. Daha soğuk geçeceğini tahmin edemezdim. Bir kitap yazıyordum. Evimizde çalışma odası vardı. Katı kuralları olan biriyim, o odaya benden izinsiz kimse giremezdi. O hafta çok kar yağmıştı okullar dahi haftanın büyük bir bölümünde tatil edilmişti. Okulun tatil olduğu günlerden biriydi. Cuma günüydü. Bir iki saat dışarı çıkmıştım, akşam eve döndüğümde saat dokuz civarlarıydı. Çalışma odama birisinin girdiğini ve etrafı karıştırdığını fark ettim.
Kahvesinden bir yudum aldı, sigarasını yarıda söndürdü.
“Oğlum, Cinaz. Yanıma çağırdım. Bu konuda onu defalarca uyarmıştım, o gece oldukça sert davrandım. 9 yaşındaydı. Benim konuşmam bittikten sonra hiçbir şey söylemeden odasına gitti.”
“Özlemlerimiz sabrımızın en büyük göstergesidir.” diyordu son yazısında.
“Evdeki tüm ışıklar sönmüştü. Kitabın sonunu düşünürken uyuyakalmışım bende. Gece kapı ziliyle uyandım, saate baktım. Beşi gösteriyordu. Kapı zili ısrarla çalıyordu, yataktan kalkıp kapıyı açtım. Komşumuz telaşlıydı. “Cinaz.” dedi. “Gelmen lazım Akad ağbi.”
Koşarak merdivenleri indik. İki sokak ötede ambulansın ışıkları gözüme vuruyordu. Bir kalabalık toplanmıştı. Kalabalığı geçtim, o an belki de bir kitap daha yazılacak onca şey varken bitmişti. Oğlum Cinaz yerde yatıyordu. Koştum, oğluma sarıldım, bir daha uyanamayacaktı. Bir adam polise ağlayarak “Birden önüme çıktı frene bastım ama yollar buzluydu duramadım.” diyordu. Oğlumun kanı karı boyamıştı. Eşim ağlıyor, ben ağlıyorum, adam ağlıyordu. Cinaz uyanamazdı. O günden bir hafta sonra eşim beni terketti. Tüm suçun bende olduğunu söylüyordu.
Dün gece gerçekliğim sona erdi. Gördüğüm kişi eşimdi. Alımlı, çekici… Tanıştığımız ilk günkü gibiydi. Tek fark vardı.”
Bir sigara yaktı Akad, doktor ağlıyordu, bir sigara da doktor.
“Eşim duygusuz biri değildi. Dün gördüğüm duygusuzluk benim içimde. Duygusuz olan benim. Eşim değil.  Her şeyimi kısa sürede kaybetmiştim. Duygularımı da.
Hepimiz biraz yalnızız.
Cinaz’ın en büyük hayali gerçekleşti o gece.
Kırmızıya boyandı kar. Cinaz’ın kanıyla.
Kırmızı kar imkansız değil.”
“Hatırlıyorum…”

                                                                       Alperen KURUOĞLU

26 Mayıs 2014 Pazartesi

Rutubet.

Çok küçüktüm.
İki odası olan ve sobalı bir evde yaşıyorduk. Ev denemezdi,  kırık dökük duvarlar, rutubet.. o koku hala burnumda. Mutfak odalardan birinde, yani salondaydı. Annem ve babam orada, ben ve kardeşim diğer odada yatardık. Bazı geceler tahta kurularının seslerinden uyuyamazdım. Gece oldu mu farelerin tıkırtıları duyulurdu. Kız kardeşim korkar, bana sarılıp yatardı. Kışın çok üşürdük. Ev ısınmazdı. Soba salonda olduğu için yattığımız odanın kapısı hep açık bırakılırdı. Annem ve babam çöpten plastik, karton toplar ben de ayakkabı boyardım. Annem ve babam yaşadıkları şehirden kaçıp evlenmiş ve koca bir şehir onları     yutmuş.. Mahalleli bizi sevmez, yüzümüze bakmaz dalga geçerdi.

Bakkalın oğlu Ahmet.. benimle aynı yaştaydı, okula giderdi en çok ona özenirdim. Bir gün ben eve dönerken ' baban bizim çöpleri karıştırsın, akşam yemeğiniz çıkar' diye alay etti. Defalarca vurdum, yere düştü.  Sonra eve kaçtım. Bir iki saat sonra evimizin önüne gelip cama taş fırlattı, cam kırıldı. Kırılan camı değiştirmeye, yenisini taktırmaya paramız olmadığı için babam gazete kağıdıyla kapattı kırık yeri. Zaten soğuk olan hayat, geceleri artık buz kesiyordu.

O gece.. Rüzgarlıydı... soğuktu.. kız kardeşime sarılmış zorda olsa uyumasını sağlamıştım. Daha sonra da ben uyuyakalmışım.

Sabah uyandığımda kardeşim hala uyuyordu. Odanın kapısı her zamankinin aksine kapalıydı. Yataktan kalkıp kardeşimin üstünü örttüm. Kapıyı açtığımda odadaki dumanı farkettim. Anlayamadım. Annemi uyandırmaya çalıştım, uyanmadı.. babam.. uyanmadı. Bağırdım, sesimin çıktığı kadar.. uyanmadılar. Sesime gelen komşular kardeşim ve beni evden çıkardı. Ambulans, polis dakikalar içinde evin önündeydi. Polislerden bir tanesi bir şeyler sordu, olanları anlattım, normalde kapı hep açık olurdu dedim. Etrafta konuşanların söylediğine göre annem ve babam sobadan zehirlenmiş. Kardeşim ve beni hiç yakınımız olmadığı için çocuk esirgeme kurumuna götürdüler. Kardeşimle orada ayrıldık. Onu bir daha göremedim.

Orada geçirdiğim yıllarda bir cok şey yaşadım. Bir çok şey.  Ve dayanamayıp kaçtım. Annem ve babamı, yaşadığımız hayatı hiç unutmadım, her gece, her kış, her soğuk gün. Kaçtıktan sonra sokaklarda yaşadım, her an ölüyor ama sürekli yaşamaya devam ediyordum..
Bunun tek sorumlusu vardı. Tüm yaşadıklarımın. Ahmet.
Onun kırdığı camdan giren rüzgar o gece kapının kapanmasını sağlamıştı.
Annem öldü, babam öldü, kardeşimden ayrıldım.
Yüzlerce kez ölmeme rağmen o gece ölemedim. Ahmet camı kırmasa, ailemiz hiç dağılmazdı.
Bazen ölmek daha değerlidir, baska söyleyeceğim bir şey yok.
                           
-Yaz kızım, Ahmet A. cinayetinin zanlısı...

5 Mayıs 2014 Pazartesi

AKAD - 1

Sustu bir çocuk.
Suçlu, ağlak, yaşlı gözlerini ayak uçlarına dikti. Başını eğdi.
Yağmur yağıyordu.( her zaman yağar)

Odasına koştu babasının sözleri bittiğinde, kapıyı sertçe kapatıp arkadan kilitleyecek yaşa gelmediğinin farkındaydı. Kendini yatağa atıp, kaz tüyü yastığa gömdü kafasını. Uyurken zaman çabuk geçer, biliyordu.

Ve kapattı, her gece aynı düşüncelerle uykuya dalan adam gözlerini. Her sabah olduğu gibi bir sonraki sabahta aynı yokluğu aynı duygusuzluğu en ağır duygularla yaşayacağının ayrımındaydı.

Gece beş olduğunda alarm çalardı bilinçaltında, zihninin eskimiş duvarlarında yankılanırdı.

Beş önemli bir sayıdır. Buna inanırdı. "Her şey daha kötü olacak zamanla" yazmıştı bir dizeye. Her şey daha umutsuz.

Onun adı Akad. Benim yeni kahramanım.
Şinasi gibi. Ama apayrı.
Gerçekliği olmayan insanlarla değil, bilinçaltının silemediği insanlarla yaşamına devam ediyor.

"Gerçekleri unutmaya gücüm yetmiyor" diyordu bir yazısında.
Sabah olduğunda, rüyaya uyandığını ve gerçek hayatın uykuda devam ettiğini söylüyor.
"Rüyalarımda bir yazarım ve siz benim rüyalarımda yaşayan kölelersiniz" diyordu.

Akad. Benim kahramanım.

Saat beşte rüyasına uyanıyor.
Pencereden dışarı bakıyor.
Nefesi kesiliyor.
Telefona gidiyor eli, doktorunu arıyor, saat onun için öğlen.
Doktoru uykulu, alo diyor.

"O gece yağmur yağmıyordu"
"Anlamadım Akad Bey" karşılığını veriyor doktor.
"Kar yağıyordu. Kırmızı kar imkansız değil" diyor Akad. "Hatırlıyorum"

...

28 Şubat 2014 Cuma

El Kitabi / 2014

Tanrının el kitabından notlar
Sırlar
Açıklanmayan eskimiş yazılar.

Gökyüzünün gri battaniyesi ıslaktı
,yeni yıkanmıştı,
Damlalar düşüyordu yeryüzüne
Ve hiçbir insan hicbir zaman
Keyif alamadı.

Güneş uykuya dalmış, ay yeni uyanmıştı
,bir de yıldızlar,
Ölen bir yolcunun arkasından daha parlak.

Bir yıldız o gece yeryüzünde kendilestiriyordu insanları.
Cinaz o insanlardan biri.
Şinasi sessiz çalan teyipler gibi,
Selma okudukça anlam kazanan şiirlerden en güzeli.

Gece güçlüdür, gündüz yoksun. Ay korkak, güneş bu sokağın en delikanlısı. Cinaz, şizofren bir manyak, Abra Kadabra. Güneşin sag kolu. Bu sokakta namı olan sayılı insanlardan. Küçük yaşta dokunmuş güneşe, sonrası hep karanlık. Selma, Abra Kadabra dan habersiz, Selma sokağın duvar yazıları. Selma gecenin soğuğu. Ay'ın kızı. Abra Kadabra bu savaşta onu öldürmekle görevlendirilmiş bir şizofren, bir manyak. Sevmek öldürmektir. Güneş habersiz, Abra Kadabra bir aşık.  Cinaz, Ay'ın en güçlü kahramanı.
Müthiş bir tanrı.
Müthiş bir şizofren.
Tanrı aşık.
Cinaz, tanrının zaafı.
Cinaz şizofren bir delikanlı.
Güneş battı
Akşam, gece,,,
Tanrı uykuda, Selma pencereden dışarı bakıyor.
Karşı kaldırımda bir sarhoş sızmış.
Selma öfkeli
Cinaz sokağın köşesinde.
Gri bir battaniye ıslak,
Mükemmel bir yalancı.